| Faraday Kafesindeki Hayal Kırıcılar |
|
|
| 13.12.2009 | |
![]() Hıdır Geviş Ta ta taaa... İşte lokantaya vardım. İçerinin döşemesi İstanbul'daki türkü barlara benziyor; duvarlarda kilimler, kilim kaplamalı sandalyeler. Neyse orada Abdullah Karataş'la buluştuk, Abdullah ara sıra hertaraf sayfasına finans konularında yazan bir arkadaşım. Wall Street'in bitirimlerinden, Yale mezunu... Kendisi Ahmet Altan delisi, dolayısıyla yemek boyunca bana sürekli Ahmet Bey'in yazılarından bahsetti ama hiç benimkilerden bahsetmedi... Beni de boş veriyorum, ben aslında Abdullah'ın abisi olan Fatih'ten bahsetmesini istemiştim; bu kardeş şimdi Katarlı Q-Invest'in fonlarına yön veriyor. Fatih, Fortune dergisine yaptığı açıklamada Türkiye'de yatırım sahası aradığını söylemiş. Taraf'a yatırım yapabilir. Yeni beyinleri bünyesine alan, Türkiye siyasetine ve toplumuna ciddi anlamda yön veren Taraf, demokratik Türkiye'nin en çok satan ve en çok reklam alan gazetesi olmaya aday, ileri adım atmak ve büyümek için de sadece biraz finansal kaynağa ihtiyacı var o kadar, dolayısıyla Taraf bir yatırım bankası için çok sağlam bir değer olabilir. Bir dakika, tam burada aklıma geldi, sizce ben çok mu hayalperest biriyim? Nedendir bilmiyorum, olanlardan çok, olabilecekleri düşünüyorum hep, bu yüzden kafam proje bavulu gibi... Evet, galiba hayalperestim. Türkiye'de "hayelperest " sıfatının neredeyse insanları küçümsemek için kullanılan bir kavram olduğunu da biliyorum ama olsun, bence hayalperest olmak güzel bir şey. Baksanıza, hayalperest sanatçılar olmasaydı bilimadamları belki de bugün gündelik hayatımızda yaygın olarak kullandığımız pek çok nesneyi icat edemeyecekti. Uzay Yolu (Star Trek) dizisinin episodlarını aklınızdan geçirin: Oradaki açılır kapanır kapılar, dokunmatik ekranlar, plazma televizyonlar, telekonferans... Bütün bunlar bu dizide varken hayatta yoktu, bu dizden esinlenen bilimadamları bu hayalleri gerçeğe dönüştürdüler. Üstelik aradan çok fazla bir zaman geçmeden... Demek ki önce hayal etmek gerekiyormuş. Türkiye'de ise hayal edeni hayalperest deyip küçümsüyorlar. Sosyalistlerin toplumsal eşitlik hayaline böyle yaklaşılıyor mesela, oysa ne güzel bir hayal. Ama ne yazık ki bu hayali gerçekleştirmek için önce devrim yapma koşulu var, bu koşul, eşitliği gerçekleştirilesi zor bir ütopya haline getirdi. Peki, başka ütopistler ve ütopyalarını gerçekleştirenler yok mu bizim ülkede? Said-i Nursi var: Okullar açma, gençleri buralarda okutma hayali vardı. Bugün O'nun bu hayalini Fethullah Gülen ve ekibi gerçekleştirdi. Bu açıdan Gülen de bir hayalperesttir, çünkü pek çok insanın küçümsediği bir hayale sahip çıktı ve onu projelendirip hayata geçirdi. Üstelik sadece Türkiye'de değil, başka ülkelerde de okullar açtı, buralarda yoksul çocukları okutarak, onların ve ailelerinin hayatında büyük bir fark yarattı. Sosyalistlerin eşitlik ütopyasından farklı olarak, belli bir ülke sınırı ve köşeli bir politik sistem ön koşulu getirmeden, ideallerini varolan sistem içinde gerçekleştiren bir ütopyacı oldu Fethullah Gülen (Diğeri ise çocuk köyleri projesini geliştiren Aziz Nesin'dir). Ancak Türkiye'de herkesin hayalini kırpıp kuşa çeviren bir sistem var, bu sistem, Gülen gibi güzel hayalleri olan bir ismi sürgüne gönderiyor, hepimizi heyecanlandıran açılım ve barış hayaline, DTP'yi kapatarak köstek oluyor, ülkeyi ruhen ikiye bölerek, Kürt-Türk bütünleşmesi ve büyük Türkiye hayalini bitiriyor. Bunun sebebi, hepimiz değişirken, hayat nehrinden bir daha aynı su akmazken, bu sistemin bir türlü değişmemesi. Çünkü bu sistem, içine girdiği Faraday kafesi nedeniyle hiç bir gelişmeden, hiç bir dönüşümden ve çevrili olduğu halkın taleplerinden zerre kadar etkilenmiyor, aksine halktan ve hayattan gelen enerjiyi bir paratoner gibi geri yansıtarak toprağa iletiyor, yok ediyor. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|





