| Köprüler |
|
|
| 01.05.2009 | |
|
Ünlü uygarlık tarihçisi Fernand Braudel: "İslâm bir yol medeniyetidir." tespitinde bulunur. Batılı mütefekkirlerden Kienitz ise: "Türklerin dünya tarihinin en büyük köprü yapıcıları olduğunu söylemek mübalağa değildir. Türk köprüleri, gerçek medeniyet eserleridir, ihmal edilmemesi gereken sanat eserleridir." der. Anadolu'nun taş köprüleri hem mütevazı, hem de soylu ve vakurdur. Akıp giden suya bir 'hilâl' gibi yansıyan görüntülerindeki zarâfete rağmen, çoğunun adı sadece 'Taş Köprü'dür. Antalya'nın 'Köprülüçay', Ihlara ve Afyon'un taş köprülerini bunlara misâl verebiliriz. Osmanlı, askerî ve siyasî yapısıyla olduğu kadar, kültürü, sanatı ve mimarisiyle de dünyada derin izler bırakmıştır. Kendine has hususiyetleriyle sanat tarihinde önemli bir yeri olan Osmanlı mimarisi sade, kullanışlı ve abidevî olması ile dikkatleri çeker. Bununla beraber bu medeniyetin ortaya koyduğu mimarî; zarif, vakur ve heybetlidir. Meriç üzerine, 1847 yılında İkinci Mahmud tarafından yaptırılan 13 ayaklı Meriç Köprüsü ile Ergene Irmağı üzerindeki 174 gözlü, 1.393 metre uzunluktaki tarihî Uzunköprü ne kadar göz kamaştırıcı ise; 1147 yılında yapılan Diyarbakır-Silvan'daki ünlü Malabadi Köprüsü'nün ters V şekilli gövdesi ve Adana'da Ceyhan Nehri üzerinde dördüncü yüzyılda yapılan Misis Köprüsü de o kadar dikkat çekicidir. (Misis Köprüsü Osmanlılar tarafından yapılmamış; ancak onlar tarafından korunarak günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır.) Deprem, sel ve zamanın yıpratıcılığına rağmen yüzyıllardır hâlâ ayakta dimdik duran bu köprüler, yapılışlarında dönemin birçok teknik imkânının kullanıldığını açıkça göstermektedir. Bilindiği gibi, Türk inşaat tekniğinin en önemli özelliklerinden biri, oynak zeminlere temel atmadır. Bu tekniğin kullanıldığı yapılardan biri, 13. yüzyıla ait Erzurum Çoban Dede Köprüsü'dür. Temelinin sağlamlığının yanı sıra, esneklik payı da hesap edilerek yapılan bu köprüde, bol Horasan harcı içinde ahşap ızgara tekniği kullanılmıştır. Yine Sultan Bayezid hayratından Osmancık Koyunbaba Köprüsü, oynak zeminlerde temel atmak için geliştirilen, katranlı ardıç kazıklar ve demir kenetlerle bağlı radye tekniğinin kullanıldığı ilk mimarî eserlerdendir. Bu tekniğin uygulandığı eserlerden bir diğeri ise, Büyükçekmece Köprüsü'dür. Mimar Sinan, köprünün tekniğini şu ifadelerle anlatır: "Köprünün her ayağına sandukça çatılıp (bugünkü keson tekniği), âb-ı deryayı dolaplar ve büyük takımlar ile Süleyman devlet-i menend âdemler çekip boş ettiler. Ve iki-üç âdem boyu kazıklar şahmerdan ile kakılıp (bugünkü kazık temel tekniği), onun üzerine taşlar konup, demir kenetlerle bağlandılar. Ve aralarına kurşun akıtıldı." Ecdadımız yaptığı eserlerde zarâfeti genellikle ihmal etmemiştir; eserlerin sosyal fonksiyonlarında ise, önceliği her zaman insana vermiştir. Bazı köprülerin üzerine inşa edilen köşk ve balkonlar bunun en güzel misâllerindendir. Buralar küçük dinlenme yerleridir. Bu mekânlar sefer zamanlarında, köprüden geçen birliklerin denetlenmesi için de kullanılmıştır. Evliya Çelebi Malabadi Köprüsü'nün bu hususiyetini şöyle anlatır: "Köprünün iki tarafında kale kapıları gibi demir kapılar vardır. Bu kapılardan içeri sağ ve sol tarafta, cizrin temeli beraberliğindeki odacıklarda gelip geçenler misafir kalır. Bunlar demir pencereli kısımlarda oturup kemerin karşı tarafındaki âdemler (insanlar) ile muhabbet ederler, bazıları da balık tutarlar. Bu köprü hendesesindeki zariflik ve tam âhenk hiçbir köprüde yoktur." Medeniyetimizde köprülere, bilinenin dışında, farklı mânâlar da yüklenmiştir. Ecdadımız madde ve mânâyı birlikte mütalâa etmiş, hayatı da bir köprü gibi görmüştür. Bu düşünceyle, insanların rahatlığını temin için yaptıkları birçok eser gibi köprüleri de, Allah rızasını kazanmaya vesile yapmışlardır. Onlar, "Allah katında insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." nebevî düstûruyla hareket ettiklerinden hem sıla özlemi çekenlerin buluşmasını, hem insanların ve kervanların menziline ulaşmasını, hem de kendileri için âhirete bir zahire olmasını düşünerek köprüler yaptırmışlar, bütün bunlarla, insanların hayır dualarını almayı hedeflemişlerdir. Bu his ve düşünceler, Koyunbaba (Osmancık) Köprüsü'ndeki kitabede çok güzel ifade edilir: "Dünya ibret sahiplerinin nazarında hayır ve geçit köprüsüdür. Yaratıklar için devamlı hayat ve sevinç de imkânsızdır. Ne mutlu o başlangıç ve sonu düşünen kimseye ki, âhiret yolculuğuna devir için zahire (azık) edine. Sürüp giden sadaka ise ne güzel zahiredir. Dünya, âhiret köprüsüdür. Cennet nimetlerine erişmek için ona ibret gözüyle bakmak ve orada sürüp giden sadakalar bırakmak en uygun harekettir. (...) Sultan Bayezid Han, Kıyamet gününde bir sevaba ermek, üzerinden geçenlere ibret olmak, umum tarafından faydalanılmak (...) gâyesiyle sürekli bir hayır olan bu köprünün yapılmasını emreyledi." Sakarya Nehri üzerindeki köprüde ise şu cümleler kayıtlıdır: "...Hz. Peygamber (sas) hadîs-i şerifinde: 'Kim Allah rızası için köprü yaparsa, Allah ona Sırat'tan geçmeyi kolaylaştırır.' buyurur. Sultan Bayezid Han'a sağlam ve değerli sütunları ve metin yapısı ile, sanki gökteki Samanyolu'na eşit bu pek güzel köprüyü yapmayı nasip ettiği için Allah'a hamd olsun. Ya Râb, bu köprüden geçişi kolay kıldığın gibi ona Sırat Köprüsü'nden geçişi de kolay kıl!" Çünkü onlar; "Maksûdu bir duadır anacak gelip geçenden." düşüncesiyle köprüler inşa etmişlerdir. Fırat ve Kızılırmak üzerine nasıl ağıtlar, türküler yakmışsak, Tuna üzerine de ağıtlar, türküler yakmışız. Çobandede, Malabadi, Bayezid-i Veli köprüleri ne kadar bizim ruhumuzu yansıtmaktaysa, Drina ve Mostar köprüleri de en az o kadar bizim ruhumuzu yansıtmaktadır. Bu ruh ise, bu topraklarda beş yüz yıl süren hoşgörü, dostluk ve sevgiyi hatırlatmaktadır. Kanunî Sultan Süleyman, Mimarbaşı Sinan'a şöyle emreylemiş: "Ey koca mimar! Frengistan'da gittiğimiz uç ilimiz Mostar'da öyle bir köprü yaptırasın ki, bugüne kadar eşi benzeri görülmeye; seyredenin gözünü, gönlünü fethede; milletimin adını hatırlata, yaşata!" İnşaat için Sinan'ın kalfası, bir Bosna çocuğu olan Hayrettin Ağa vazifelendirilir. Hayrettin Ağa köprüyü medeniyetimizin sembolü olan hilâl şeklinde plânlar. Bayrağımızı andıran Mostar Köprüsü'nün üzerini bembeyaz mermerlerle döşetir ve 99 basamak yaptırır. Maalesef, düşmanlıklar hep köprülerde yoğunlaşmıştır. Acımasız dinamitler, alev kusan bombalar hep köprüleri hedef almıştır. Doğrusu, bu bombalarla sadece köprüler değil, yüzyıllardır süregelen dostluk, sevgi ve insanlık da büyük yara almaktadır. Söz bir köprüdür, yazı bir köprü.. insanı insana bağlar. Diller, renkler farklı olsa bile söz ve yazı gönülden gönüle asma köprüler kurar. Bu köprülerin mayası ise, insanın özündeki sevgidir. Ne mutlu barış köprüleri kuranlara! Burada gönül köprüleriyle ilgili bir anekdotu, Barış Köprüleri adlı kitaptan (s. 10-11) aktarmak istiyoruz: "1990'lı yılların başı. Sovyetler Birliği dağılma sürecindedir. Birliğe bağlı yarı bağımlı ülkeler bağımsızlık sürecine girer. En başta Azerbaycan vardır. Hâdisenin canlı tanığı olan Ali Bayram, o tarihlerde Erzurum'da vazife yapmaktadır. Azerbaycan bağımsızlık mücadelesini verirken Nahçivan'da kıtlık hat safhadadır. Ali Bayram yardım için Azerbaycan Başbakanı İbrahim Bey'le temasa geçer. Başbakan; "Telefonla bu işi halletmemiz zor, durumu Haydar Aliyev cenaplarına da anlattım. Aralık sınırına gelmenizi istiyor. Orada bu işi konuşuruz." diyor. Belirlenen tarihte Ali Bayram oradadır. Ali Bayram'ın aklına, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'dan dinlediği bir proje gelir: Kars'ın Aralık ilçesinden öte tarafa, Aras nehri üzerine, Hasret köprüsü yapılacaktır... Nehrin en dar yerinde iki kıyıda insanlar beklerler. Ancak küçük bir kayıkla karşıdan karşıya geçiş sağlanmaktadır. Ali Bayram, o kayıkla karşıya geçer, 'İhtiyaçlarınızı söyleyin, bizim milletimiz vefalıdır, duyarlıdır. Kendisi tok olduğu hâlde komşusunun aç yatmasına asla tahammül etmez...' der ve geri döner. Yardımlar hızla toplanır. Haydar Aliyev, Aras nehrinin en dar yerine, hem yardımların Nahçivan'a ulaştırılması, hem de iki ülke arasındaki dostluğun sembolü olması için bir köprü yapmaya karar verir. Köprü yapılır. Aliyev açılışı Ali Bayram'la birlikte yapacaktır. Köprünün iki ucunda binlerce insan heyecanla açılış için beklemektedir. Aralık tarafında asker barikat kurar, karşıdan gelişleri keser, açılışı köprünün ortasında kurdele keserek yapın der. Ali Bayram köprüyü geçip, Aliyev'in yanına gider ve durumu anlatır: 'Madem izin vermiyorlar, gidip kurdeleyi kesip köprüyü açalım. Gerisine bakarız' der. Köprünün ortasında birlikte kurdeleyi keserler, fakat halk iki taraftan köprüye ilerler... Köprü sallanmaya başlar. Bazı tahtaları sökülür. Aliyev ve Ali Bayram düşmemek için birbirine sarılırlar. Aliyev, 'Ali Bayram, endişe etme, ikimiz bu iki milletin kavuşması için gösterdiğimiz çabadan dolayı düşeceksek düşelim. İki Ali feda olsun bu halkın dostluğuna!' der. Güç bela iki Ali Türkiye tarafına geçer. Aliyev'in komutana da bir çift sözü vardır; 'Albay, askeri geri çek! Buraya kalmaya gelmedik. Bu halk, hasretle yanıyor, gözlerine uyku girmiyor, vatan toprağını öpüp koklamak istiyor. Biz süngüyü bir de sizden mi görmeliydik?! Merak etme, toprağı öptükten sonra gideceğiz...' Asker geri çekilir ve toprak hasretle öpülüp, koklanır. O hasret köprüsünden geldikleri gibi dönüp giderler. Onları Türkiye'den yardım götüren konvoylar izler... Kısa sürede Hasret Köprüsü'nden eğitim köprüsüne bir yol açılır. Bakü'de atılan sağlam temeller yeni köprülere model olur." |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




